Bugün Türkiye’de ekonomi basit bir dert değil. Sadece rakamlarla anlatılamayacak kadar derin bir sosyolojik yara, aynı zamanda toplumsal travma haline gelmiş durumda. Bir ülke zor duruma düştüğünde ülkenize ilk gelecek olan ilk ziyaretçiniz ,olmayan kanınızı emmek için küresel sermaye ve fon yöneticileri gelir. Ve bazen bir ziyaret, bir fotoğraf, sayfalarca ekonomik rapordan daha fazla şey anlatır. Peki kimin ziyaretinden ?kimden bahsediyoruz ?
Adı Larry Fink, bu adam yaklaşık 14 trilyon dolarlık sermayeyi yöneten dünyanın en etkili finans koordinatörlerinden biri . Ve bu adam 12 gün önce sessiz sedasız Türkiye’ye geldi, basından kamuoyundan mümkün olduğunca uzak kalarak, sessiz sedasız bir şekilde . Cumhurbaşkanımız Sn.Recep Tayyip Erdoğan ile görüşüp yine sessiz sedasız bir şekilde çekti gitti. Bu ziyaretin amacının ülkeye yabancı sermaye yatırımı getirmesi gibi görünse de aslında ziyaret Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim ekonomik durumu açık biçimde ortaya koyan bir gösterge.
Çünkü Türkiye bugün borç yükünün altında eziliyor.2025 yılı itibariyle toplam dış borç yaklaşık 560 milyar dolar ve önümüzdeki 12 ayda çevrilmesi gereken kısa vadeli borç ise 220 milyar dolar civarında. Bu durum, ülkenin her yıl dışarıdan devasa miktarda para bulmak zorunda olduğu anlamına geliyor.Dış ticaret verilerine baktığımızda ise, durumun hiç de iç açıcı durumda olmadığı gözükmektedir. 2025 yılı verilerine göre İhracat gelirimiz 273 milyar Dolar olurken, ithalatımız 365 milyar Dolar olmuş bu gelişmeye paralel olarak dış ticaret açığımız 92 Milyar Dolar. Farklı ifadeyle sadece toplam ithalatımızı yani ekonominin, sanayinin, tüketicinin ihtiyaç duyduğu ham madde ara malı ve tüketim ürünlerini temin etmek için ilave 92 Milyar Dolara ihtiyacımız var . Yıl içinde ödenmesi gereken dış borç taksidi ve, enerji ithalatı ve birleşince ortaya ölümcül bir açık çıkıyor.
Ama asıl dram, sokaktaki insanda. Resmi rakamlara göre 2026 yılı net asgari ücret 28.075 TL. Oysa dört kişilik bir ailenin sadece dengeli beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcaması 30–32 bin TL’yi geçmiş durumda, yoksulluk sınırı ise yaklaşık 106–107 bin TL olarak hesaplanıyor. Bu da demek oluyor ki tek bir asgari ücret bile açlık sınırının altında kalıyor. Üstelik bir ailede üç kişi asgari ücretli çalışsa bile yoksulluk sınırını aşmak mümkün değil.
Emekli için tablo daha da karanlık. Yaşanılabilir bir kalitede konutun aylık kirası minimum 20 bin TL olduğu bir ülkede emekli aylığı yaklaşık ortalama 20 bin TL seviyesinde durumun vahametini tasavvur edebiliyor musunuz? Bu veriler sadece istatistik değil; her sabah erken kalkan insanın evine götürdüğü ekmekle, faturalarıyla, ilaç ve okul giderleriyle boğuşan milyonlarca vatandaşın gerçek hayat hikâyesidir.
İşte bu nedenle Larry Fink’in ziyareti sıradan bir yatırım görüşmesi değil; Türkiye’nin ekonomik çöküşe doğru yürüdüğünün sessiz bir itirafı gibi okunmalı. Çünkü bu ziyaret, Türkiye’nin küresel sermayeye olan bağımlılığının ne kadar derin olduğunu gösteriyor. BlackRock gibi büyük fonlar Türkiye’ye para verebilir, ama o paranın bir karşılığı var: risk-getiri dengesi. Bu denge çoğu kez halkın omuzlarına binen yük olarak hissedilir.
Küresel sermaye parayı kimsenin kara kaşı kara gözü için vermez sadece daha çok kazanmak için verir. Ve Türkiye gibi kırılgan ekonomilerde bu durum, bazen “can simidi” değil, toplumun en savunmasız kesiminden adım adım kan emen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu ziyaret, ülkenin içinde bulunduğu durumu dramatik biçimde ortaya koyuyor. Borç çevirme, kaynak bulma, döviz açığını kapatma… Hepsi bir araya geldiğinde Türkiye bir çıkmaza doğru gidiyor gibi görünüyor.
Bugün milyonlarca kişi kamusal hizmetlerde kısıntılar, ücretlerde erime, enflasyonun üzerindeki baskı nedeniyle ekonomik sıkıntı yaşıyor. Resmî verilere göre enflasyon düşüş eğilimi gösterse bile hâlâ yüksek seviyelerde seyrediyor ve halkın cebindeki karşılığı çok daha yüksek.
Bu trajedi yalnızca rakamlardan ibaret değil. Türkiye ekonomisi üzerinde döviz baskısı, yüksek borç servisi, daralan alım gücü gibi risk unsurları hâlâ canlı. Bu tabloyu dramatik kılan şey, kuşkusuz sıradan vatandaşın ekonomik kararların ağırlığını her gün omuzlarında hissetmesidir.
Larry Fink’in ziyareti bu yüzden ayrıcalıklı bir an değil, bir ihtiyacın işaretidir. Türkiye borcu yönetmek için küresel sermayeye ihtiyacı olduğunu ifade ediyor; fakat bu sermaye her zaman halkın refahını artırmak için değil, sermayedarların çıkarına göre yönlendiriliyor. Bu ilişki ekonomiyi geçici olarak da olsa sürdürülebilir kılabilir, ama aynı zamanda milyonların yaşam koşullarını daha da zorlaştırma potansiyeli taşır.
Ve en kritik soru hâlâ ortada duruyor:Türkiye, bu yüksek borç yükünü, sürekli dış kaynak ihtiyacını ve daralan alım gücünü yönetebilecek mi, yoksa borç döngüsü halkın omuzlarına daha ağır bir yük olarak mı geri dönecek?
Çünkü gerçek anlamda ekonomik bağımsızlık, borç alabilmek değil, borca muhtaç olmadan ayakta kalabilmektedir.